YALANCISIN, İNANAMAM!..

Yalan, başkasını aldatmak amacıyla söylenmiş, gerçekle ilgisi olmayan sözlerdir. Söylenen sözün yalan olabilmesi için işin gerçeğini doğrusunu bildiğimiz halde karşımızdakini kandırma niyetimizin olması gerekmektedir. Söylediğimiz şeyin doğru olduğuna inanıyorsak, fakat sonradan bu bilginin yanlış olduğu ortaya çıkıyorsa bu yalan değil, yanılgıdır. Yalan söylenen kişinin, kendisine yalan söylenildiğini biliyor olması söylenenin yalan olduğu gerçeğini değiştirmez. Sadece karşısındakinin kişiliğini ortaya çıkartır.

Peki, yalan, insanın varoluşuyla mı başlamıştır? Nietzsche’nin dediği gibi yaşamın şartlarından mıdır? Yalan söylemek gerçekten bir ihtiyaç mıdır? Yalan söylemeye ne kadar ihtiyaç vardır?

Çocuklar dünyaya yalan söyleme becerisiyle gelmiyor, fakat hayatta kalma güdüsüyle doğuyorlar. Bu sebeple hayatta karşılaştıkları durumları çözme becerileri, tecrübeleri ile gelişiyor ve çeşitleniyor. Çocukların yalan söyleme nedenlerine şöyle bir açıklama getirebiliriz: Oyun oynarken, okuldaki tüm etkinliklerde veya aile içi davranışlarla sosyalleşen çocuk, oyunlarını daha renkli hale getirme isteği, korku, ceza ve sorumluluktan kaçınma ya da keyfi uzatmaktır. Bir diğeri, ihmal edilmiş veya yeterince ilgi görmemiş çocuk, hiç gerek yokken sırf ilgi çekmek için yalan söyleyebilir. Bu, başkalarını model almak, başa çıkmakta zorlandığı olumsuz duygu ve düşüncelerin üstesinden gelebilmek veya sosyal kabul içindir. 

Çocuklar yalanın başkalarına zarar verebileceğini düşünemezler. Zira sorumluluk duyguları gelişmemiştir. Ancak, büyükler bile bile yalan söylerler. Çocuğun yalan söylemesi onun kötü bir karaktere sahip olduğu anlamına gelmez ama büyüklerin yalan söylemesi, karşı tarafı kandırması kendileri için küçük gibi gözükse de birilerinin hayatını karartmaya kadar götürecek durumlara yol açabilir. Örneğin; yalan tanıklık birilerinin canına, malına, hayatının bir kısmının hapiste geçmesine vesile olabilir. Bu nedenle reşit olmayan çocukların tanıklıkları mahkemede kabul olmaz ama büyüklerin yalancı tanıklığı cezaya tabidir.

Yalan söylemek çocuklukta her yaş grubunda çeşitli nedenlerle görülebilir. Ancak yetişkin dünyasında yalan söylemenin iki temel nedeni vardır: birincisi tehlikelerden, risklerden kaçınmak için (Yani korkudan), diğeri ise çıkar amaçlıdır: Suç işleyen zanlı karakolda, mahkemede yalan söyleyerek, suçu inkâr ederek cezadan, hapisten kurtulmak ister. Siyasetçi yalan söyler; halkı kandırıp sonucunu oy toplayarak, seçimde kazanıp (Muhtar, Belediye Başkanı, Milletvekili, Bakan, Başbakan vs.) statü değiştirerek para kazanır; esnaf yalan söyler, müşteriyi kandırıp ürünü-hizmeti istediği fiyattan satarak para kazanır, din adamı kılığındaki Şeyh yalan söyler, müritlerinden bağış toplayarak para kazanır; sıradan kişiler sohbet esnasında yapmadığı veya yapamayacağı şeyleri yapmış gibi anlatarak toplum içinde statü kazanır (Cem YILMAZ’ın dediği gibi askerliğini mutfakta patates soyarak tamamlamış bir asker arkadaşlarına komando olduğunu, çatışmalara katıldığını, kahramanlıklar yaptığını anlatarak kendisini olduğundan büyük göstermeye çalışır).

Günümüz teknolojisinde yalanı yakalamak çok kolaydır. Özellikle “Beden Dili” konusundaki kitapları okumuş olanlar, Jandarma, Emniyet veya İstihbarat birimlerinden gelenler kendi uzmanlık alanlarında olmasa dahi karşısındakinin yalan söylediğini beden dilinden hemen anlarlar. Hatta “Beden Dili” konusunda kitap okumamış, yukarıda bahsettiğim mesleklerden olmasanız dahi karşınızdaki kişi sık sık yemin ediyorsa, ya da “Bende yalan yok!” türünden lafları sık sık ediyorsa bilin ki o kişi yalan söylüyordur. Kendisi yalan söylediğinin farkında olduğundan karşısındakini ikna etme ihtiyacı hissediyor ve bu sözleri sık sık sarf ediyordur.

Yalan söylemek bizim toplumumuzda ve hatta Ortadoğu coğrafyasında çok fazla tepki toplamasa da batıda ve ABD, Kanada gibi ülkelerde karşıdaki kişinin sizden kopmasına, güveninin tamamen yıkılmasına neden olur. Örneğin: Westpoint’te (ABD Kara Harp Okulu) amirlere yalan söylemek doğrudan okuldan atılma nedeniyken bizde sadece azarlanır. Bizim ceza yasamızda sanığın yalan söyleme hakkı vardır (Sanık yalan söylediği, inkâr ettiği için ayrıca ceza almaz) ama Batıdaki mahkemelerde sanık mahkemeye yalan söylemekten ayrıca ceza alır. Bizde sadece yalancı tanıklığın cezası vardır.

Yaşamımız boyunca yüzlerce insan tanırız… Ayrı ayrı yüzler, ayrı ayrı sözler. Her bir sözün gerçekliğine inanmak, insanlara güvenmek isteriz. Oysa her zaman böyle olmaz. Bazen duyduğumuz sözler doğru olmaz, vaatler tutulmaz, satın aldığımız ürün sahte veya ayıplı-kusurlu çıkar. Bazen de bizim doğru diye bildiğimiz olgular yanlış çıkar.

Çok sevdiğimiz, güvendiğimiz insan bize yalan söylemişse ona güvenimiz zedelenir bir dahaki her vaadinde, söz vermesinde, yemin etmesinde bir kasıt ararız.

Bir de “Beyaz Yalan” diye bir kavram var: hani karşımızdakini kırmamak, arası bozuk iki kişinin arasını bulmak, hastalığın esas niteliğini saklayıp hastaya ümit vererek motivasyon sağlamak gibi… Peki bunu siz hangi kategoriye koyarsınız; doğruyu söyleyip karşımızdakini kırmak, iki kişinin arasının bozuk kalmasını sürdürmek, hastalığın ölümcül ve kurtuluşun olmadığını söyleyip hastayı bunalıma sürüklemek mi iyidir, yoksa kötü bir davranış olan yalanı söyleyip mutluluğu bulmak mı?

Ben bulamadım, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Mahsuni Şerif yalancı için bakalım ne demiş;

“Seher vakti evinize,
Vardım, varmaz olaydım.
Geçiyordum bağınızdan,
Geçtim, geçmez olaydım.

Yalancısın, inanamam
Gayrı sana güvenemem
Yalancısın, yalancısın
Yalancısın sen

Bozkaya’dan pınar akar,
Ondan içen çile çeker,
Azgın yarama kim bakar?
Sardım, sarmaz olaydım.

Yalancısın, inanamam.
Gayrı sana güvenemem.
Yalancısın, yalancısın,
Yalancısın, sen.

Mahzuni Şerif’in hali,
Aramızda kara çalı,
Gittiğin erkanı, yolu
Sordum, sormaz olaydım.

Yalancısın, inanamam.
Gayrı sanan güvenemem.
Yalancısın, yalancısın,
Yalancısın sen”

         Der ki neye göre der üstat? Çocukken mi yoksa gerçek hayatta mı? Yani büyüdükçe mi varın siz karar verin…

Gündelik yaşamımdan örnek vereyim; adam karşıma geçmiş gözümün içine baka baka yalan söylüyor. Acı olan onun yalan söylediği değil, onu dinlediğimdir aslında. Karşımdan ayrıldıktan sonra da çocukluğunu tahmin etmeye, irdelemeye çalışıyor “gözüme baka baka yalan söylüyor” diye serzenişte bulunuyorum… Bazen de “Gözüme baka baka yalan söylüyorsun!” diyorum. Ama tabi bunu anlayabilene ya da yaşça veya kıdemde benden küçük olana…

Herkesi ilgi ve merakla dinlesem de kimin yalan söylediğini, kimin konuyu çarpıttığını elbette anlıyorum ama çoğu zaman onları kırmamak, bazen olayın detayına inmek için hep inanmış gibi yapıyorum. Bazıları yalanını yuttuğumu, beni kandırdığını düşünüp rahatlasa da gerçekler ortaya çıktığındaki yüz ifadesini inanın hiç merak etmiyorum. Çünkü, o durumlarına üzülüyorum…

Ne demiş Neşet Ertaş üstadımız;

“Hep sen mi ağladın, hep sen mi yandın?
Ben de gülemedim, yalan dünyada
Sen beni gönlümce mutlu mu sandın?
Ömrümü boş yere çalan dünyada
Ah, yalan dünyada, yalan dünyada
Yalandan yüzüme gülen dünyada”

Demiş, yalancıdan, çalandan dertlenmiş.

Yalanın bir de sözlü olmayan davranış şeklinde olanı var ki işte o, insanı yıkan bir olgudur. Severmiş gibi yapmak, can dostu görünüp sıkıştığı veya çıkarının gerektirdiği anda sırt çevirmek gibi… 

Unutma!.. Dünyada ölümden başkası yalan… Yalancılar değil…

(Konumuz yalan olduğundan bu da bonusu: Hani Candan ERÇETİN’e ait olduğunu sandığımız “YALAN” diye bir şarkı var ya; aslında o şarkı Özbek sanatçı Yıldız USMANOVA’nın şarkısıdır. Candan hanım o şarkının sözlerini değiştirip nakarat kısmını ve müziğini aynen koruyup şarkının kendisine ait olduğunu söylemekle sadece şarkıda değil gerçekte de YALAN söylemiştir.

Linki:https://www.muzikhabercisi.com/6092/muzik/candan-ercetin-kimin-sarkisini-izinsiz-kullandi.html)

Hepinize sevgiyle dolu, yalansız, dolansız, güven dolu yarınlar diliyorum.